— Bedava yemek pişirmeyeceğim artık. Gelecekseniz, yiyeceğinizi getirin, — dedi Nermin, bahçe kapısının önünde dikilirken.
Sesi sakindi. Asıl herkesi şaşırtan da buydu.
Kapının önünde üç araba birden durmuştu. İlkinden kız kardeşi Gülseren indi, çiçekli elbisesiyle, elleri boş, gülümsemesi geniş.
İkinciden yeğeni Serkan, eşi Pınar ve küçük oğulları çıktı. Üçüncüden Serkan’ın iki arkadaşı indi, Nermin onları zar zor tanıyordu.
— Nermin! — diye seslendi Gülseren. — Sana misafirliğe geldik! Böreklerini özledik!
Nermin kıpırdamadı. Üstünde eski bir yazlık elbise vardı, dizleri toprak içindeydi, elinde gül makası tutuyordu. Az önce çardağın yanındaki çalıları budamıştı.
— Ne oldu sana? — diye sordu Gülseren, gülümsemesi küçülerek.
— Bıktım, — dedi Nermin.
Bodrum yakınlarındaki bu yazlık, anne babasından kalan mirastı. Yıllarca neredeyse terk edilmiş durumda durmuştu. Çatı akıyordu, bahçe otlarla kaplıydı, eski elma ağacı kuru dallar atıyordu, veranda her adımda gıcırdıyordu.
Nermin otuz dört yıllık edebiyat öğretmenliğinden emekli olunca herkes artık dinleneceğini düşünmüştü. Ama o yazlığa taşındı.
Daha mart ayında çatı için ustalar çağırdı. Yabani otları kendi eliyle temizledi, verandayı açık sarıya boyadı, domates, salatalık, baharat, kadife çiçeği dikti. Eski kuyuyu onardı, camları sildi, giriş kapısının yanına küçük bir çiçek yolu açtı.
Yazın ortasına doğru burası masal gibi oldu.
İlk Gülseren geldi.
— Nermin, burası cennet! — diye haykırdı. — Harika bir iş çıkarmışsın!
O zaman Nermin mutluydu. Börek çıkardı, cacık, ev yapımı komposto, bahçeden salata getirdi. Kardeşi yedi, övdü, güldü. Nermin kendini gerekli hissetti. Sevilen. Görülen.
Sonra başkaları da gelmeye başladı. Serkan ailesiyle. Kuzenler. Akrabaların komşuları. Yeğenin arkadaşları.
Önce “biraz uğrarız”, sonra “sadece öğle yemeğine”, sonra doğrudan:
— Teyze, cumartesi sende olacağız. Güzel bir şeyler hazırla.
Ve o hazırlıyordu. Erken kalkıyordu. Hamur yoğuruyor, börek pişiriyor, çorba kaynatıyor, et marine ediyor, salata doğruyor, reçel yapıyordu.
Misafirler geliyor, elma ağacının altına oturuyor, bahçeyi övüyor, çiçeklerin yanında fotoğraf çektiriyor, iştahla yiyor, en sonunda torbalarla gidiyordu.
— Biraz domates ver.
— Reçelin var mı?
— Nermin, sende her şey bereketli, sana bir şey olmaz ki.
Başlangıçta seve seve veriyordu. Sonra sevinç yorgunluğa dönüşmeye başladı. Kimse iyi olup olmadığını sormuyordu. Kimse bulaşık yıkamıyordu. Kimse bir şey getirmiyordu.
Nermin yorgun olduğunu söylediğinde biri elini sallıyordu:
— Sen alışmışsın. Senin elinden her şey kolay çıkıyor.
Bir temmuz akşamı, şezlongda uzanan Gülseren dedi:
— Senin işin kolay, Nermin. Emekli maaşı, yazlık, huzur. Yapacak bir şey yok ki, yemekle bahçeyle oyalanıyorsun.
Nermin yazlık mutfakta ocağın başında duruyordu. Sırtı ağrıyordu, fırın havayı ısıtıyordu, elleri sudan ve topraktan çatlamıştı.
“Yapacak bir şey yok.”
Yutkundu ve bir tabak daha uzattı.
O gece, herkes gidince, kirli tabakların, dağınık sandalyelerin, masa örtüsüne dökülen şarabın arasında yalnız kaldı. Eşiğe oturdu ve ağladı.
Yemek yüzünden değildi. Emeğinin görünmez hale gelmesi yüzündü.
Nermin dikkatlice konuşmaya çalıştı.
— Gülseren, bu kadar insana yemek pişirmek beni yoruyor.
— Hadi ama, abartma. Sen misafir ağırlamayı seversin.
— Serkan, gelecek sefer et ya da en azından ekmek getirseniz?
— Teyze, biz aileyiz. Hesap yapmayacağız.
Ama hesabı yalnızca o ödüyordu — parayla, güçle, zamanla.
Bu yüzden ağustos sonunda Gülseren aradığında:
— Nermin, cumartesi Serkan’la ve iki kişi daha geliyoruz. Şu böreklerinden yap.
Nermin sadece şöyle dedi:
— Tamam.
Cumartesi onları kapıda karşıladı.
— Bedava yemek pişirmeyeceğim artık, — diye tekrarladı. — Oturmak isterseniz, hoş geldiniz. Mangal isterseniz, et getirirsiniz. Kahve isterseniz, tatlı getirirsiniz. Kirletirseniz, siz yıkarsınız. Burası restoran değil.
Gülseren sarardı.
— Öz kardeşini böyle mi karşılarsın?
— Aylardır elleri boş, beklentileri dolu gelen insanları böyle karşılarım.
Serkan kaşlarını çattı.
— Teyze, sen hep bizi davet ettin.
— Misafir olarak davet ettim, hesapsız müşteri olarak değil.
Pınar sessizce söyledi:
— Daha çok yardım edebiliriz belki…
— Edebilirsiniz. Ama şimdiye kadar kimse etmedi.
Gülseren gururla doğruldu.
— Bu kadar cimri olacağını düşünmezdim.
Nermin acı duydu ama geri adım atmadı.
— Cimrilik, börek dilimlerini saymaktır. Ben başkalarının pisliğiyle yalnız kaldığım geceleri sayıyorum.
Birkaç dakika sonra arabalar gitti. Gülseren kapıyı çarptı. Serkan hoşça kal bile demedi.
Nermin bahçe kapısını kapattı ve bahçe banklarına oturdu. İçi ağırdı. Ama utanç duymuyordu.
Sonra akrabalar gücendi. Aile grubunda imalar başladı: “Bazıları akrabalığın ne demek olduğunu unuttu”, “Yazlığı tamir edince insanlar değişiyor.”
Gülseren soğuk konuşuyordu. Serkan gelmiyordu.
Nermin üzülüyordu ama pişman değildi. Aylar sonra ilk kez cumartesiler ona aitti.
Erken kalkıyor, kendine kahve yapıyor, verandaya oturup çimenlerin üstündeki sisi seyrediyordu. Kitap okuyordu. Ormana mantar toplamaya gidiyordu. Az pişiriyordu — kendine yetecek kadar.
Komşusu Zehra Teyze bazen bir kâse ahududuyla uğruyordu.
— Çayına, Nermin.
Sonra fincanları kendi yıkıyordu.
Eylülde Nermin’in oğlu Barış geldi. Et, sebze, ekmek, pasta getirdi.
— Anne, kapıdaki isyanı duydum, — diye güldü. — Seninle gurur duyuyorum. Bugün ben pişiriyorum.
Nermin onu kucakladı, gözleri doldu.
— Neden ağlıyorsun?
— Çünkü almaya değil, paylaşmaya geldin.
Akşam elma ağacının altında oturdular. Barış et pişirdi, Nermin salata yaptı. Uzun konuştular — babası hakkında, çocukluk hakkında, kimsenin görmek istemediği zaman görünmeyen yorgunluk hakkında.
— Bazı insanlar sınırlarını anlayacak, anne, — dedi Barış. — Bazıları da gücenecek, çünkü artık onları aşamıyorlar.
Nermin bu sözleri aklında tuttu.
Sonbahar sessiz geldi. Yapraklar sarardı, akşamlar serinledi, ama yazlık artık hayalindeki gibiydi — huzur için bir yer, hizmet için değil.
Nermin anladı: Misafirperverlik ancak borçla karıştırılmadığı sürece güzeldir.
Biri sana sadece aç gelirse, saygısız ve yardım etmeden, o misafir değildir. O, senin gücünden beslenmeye alışmış biridir.