Ben 30 yaşındayım.
Ankara’da yaşıyorum, evliyim, bir oğlum var.
Kendi yuvamı kursam da, annemle babamın yaşadıkları beni çok sarstı.
Aşk hakkında, evlilik hakkında bildiğim her şeyi sorguladım.
Bu bir ihanet hikâyesi değil.
Bu, yolunu kaybeden bir insanın kendini yeniden bulma hikâyesi.
Babam bizim için hep bir kaleydi.
Ciddi, dengeli, güvenilir bir adamdı.
Annemden iki yaş büyüktü.
Kırk yıla yakın beraber yaşadılar.
Sonra bir gün, hiç beklemediğimiz bir şey oldu.
Boşanmak istediğini söyledi.
Ne kavga vardı, ne açıklama.
Sadece “yoruldum” dedi.
“Özgürlük istiyorum. Yeni bir hayat istiyorum.”
“Aile bana kafes gibi geliyor” dedi.
Bunu duyduğumda sanki beynimden vuruldum.
Bana sadakati öğreten adam buydu işte.
Nasıl kendi yolundan sapabilirdi?
Annem o gün bana şunu söyledi:
— Başka bir kadın yok, dedi.
— Sadece nefes almak istediğini söylüyor.
Ama annemin tepkisi hiç unutamayacağım bir şeydi.
Ağlamadı, bağırmadı, yalvarmadı.
Onu sakince konuşmaya çağırdı.
— Gitmek istiyorsan git, dedi.
— Ama sana altı ay veriyorum.
— Hiçbir şey götürme, kavga da olmasın, mahkeme de.
— Sadece kıyafetlerinle çık git.
— Altı ay sonra hâlâ istersen, imzalarım.
Babam o gün sessizce evden çıktı.
Şehrin kenarında küçük bir daire tuttu.
Tek başına yaşamaya başladı.
İlk haftalar sarhoş gibiydi.
Özgürlük diye buna derdi herhalde.
Çöp yok, çamaşır yok, hesap verme yoktu.
Tanışma sitelerine girdi, gençleşmeye çalıştı.
Ama kısa sürede fark etti bir şeyi.
Kadınlar ya parasını soruyordu, ya çocuğuyla uğraşmak istemiyordu.
Bana bir gün şunu anlattı.
Parkta buluşacağı kadın gelmemiş.
O da yanlışlıkla başka birinin ikizlerine dondurma almış.
Bir başka kadın, üzerine ev yok deyince onu kovmuş.
Ama en çok şu söz aklında kalmış:
— Altmışında kim sadece iyi kalpli bir adam arar ki?
Aylar geçti, babam zayıfladı.
Uykusuzluktan şikâyet etmeye başladı.
Yemeğini kendi yapıyordu, çamaşırını kendi yıkıyordu.
Annemin yıllarca sessizce yaptığı her şeyi şimdi kendi yapıyordu.
Bir evi ayakta tutmanın ne demek olduğunu o zaman anladı.
Bir keresinde deterjanla çamaşır suyunu karıştırmış.
Bütün çarşafları mahvetmişti.
Beşinci ayın başında anneme bir demet çiçek bıraktı.
Yanında küçük bir not vardı.
“Affet beni. Aptallık ettim.”
“Eve dönmek istiyorum.”
“Evin reisi olarak değil, sensiz hiçbir şeyin anlamı olmadığını bilen biri olarak.”
Eve geldiğinde ağlıyordu.
Bir çocuk gibi diz çöktü.
Hep güçlü bildiğim adam, o an kırılgandı.
Annem kapıyı açtı ama kucaklamadı.
Sakin bir sesle sadece şunu söyledi:
— Misafir odasında kal.
— Önce kendine yetip yetemediğini görelim.
Babam itiraz etmedi, başını salladı.
O gece evde hiç konuşulmadı.
Ertesi sabah mutfakta buldum onu, sessizce çay demliyordu.
— Annen nerede, diye sordum.
— Bahçede, dedi, gözlerini kaldırmadan.
Annem o gün bana farklı bir şey söyledi:
— Onu seviyorum ama güvenmek başka bir şey.
— Güveni yeniden kurmak zaman ister.
Babam her gün biraz daha sessizleşti, biraz daha sabırlı oldu.
Artık emir vermiyordu, soruyordu.
Bir akşam anneme şöyle dedi:
— Sana ihtiyacım olduğunu anlamam için kaybetmem gerekti galiba.
Annem gülümsedi ama hemen cevap vermedi.
Aradan geçen aylarda ikisi yeniden aynı masada yemek yemeye başladı.
Misafir odası hâlâ babamın odasıydı.
Ama artık kapı kilitli değildi.
Annem bana bir gün şunu söyledi:
— Onu geri almadım, ona zaman verdim.
— O da kendini yeniden kurdu.
Bugün ikisi hâlâ aynı evde, farklı odalarda yaşıyor.
Ama her akşam birlikte çay içiyorlar.
Babam artık kimseyi aramıyor.
Annem de kimseden izin istemiyor.
İkisi de yeniden öğreniyor birbirini.
Bazen en büyük aşk, ayrılıktan sonra kurulanmış.