Peyniri mi Arıyorsun, Yengen Diyeyim mi Nerede Olduğunu?

— Getirdiğimiz beyaz peynir nerede? Kalanını geri götürüyoruz, — dedi görümcem, sabah çantasından çıkardığı ne varsa masadan toplarken.

Nilgün, bahçe kapısının önünde tanıdık arabayı görünce anladı. Günün planladığı gibi geçmeyeceğini hemen anladı.

Kocasının kız kardeşi Figen, keyifle indi arabadan. Omzunda kocaman bir plaj çantası, koltuğunun altında şişme bir deniz simidi vardı.

Arkasından iki çocuğu koşarak geldi. Dokuz yaşındaki Kerem ile altı yaşındaki Defne, havuza kim önce girecek diye tartışıyordu bile.

Ne bir mesaj, ne bir telefon. Her zamanki gibi.

Nilgün açık terasa döndü.

— Ozan, ablan gelmiş.

Ozan dizüstü bilgisayardan başını kaldırdı. Sabahın erken saatinden beri pazartesi teslim edilecek bir proje üzerinde çalışıyordu.

Bodrum’daki küçük yazlık, onların sığınağı olmuştu. Sadece dinlenmek için değil, çalışmak için de.

Burada ne çalan telefon, ne trafik gürültüsü, ne de sürekli bir şey isteyen iş arkadaşları vardı.

İç çekti.

— Yine mi?

Nilgün cevap veremeden kapı hızlı hızlı vuruldu. Üç kısa vuruş. Kısa bir sessizlik. Sonra iki vuruş daha.

Figen asla izin istemek için kapıyı çalmazdı. Sadece geldiğini haber vermek için çalardı.

— Merhaba millet! — diye seslendi neşeyle, hiç tereddüt etmeden içeri girdi. — Çocuklar, hadi teyzenize amcanıza merhaba deyin!

Kerem, Ozan’a şöyle bir sarıldı. Defne doğru mutfağa koştu.

— Nilgün teyze, dondurma var mı?

Nilgün gülümsemeye çalıştı.

— Önce ayakkabılarını çıkar.

Defne annesine baktı, sanki izin ister gibi. Figen güldü.

— Yapma canım, nasılsa az sonra yine dışarı çıkacaklar.

Koridordaki kum izleri Nilgün’den başka kimseyi rahatsız etmiyordu.

Her seferinde aynı senaryo. Figen “bir uğrayalım” derdi. Sonunda akşama kadar kalırdı. Bazen geceyi bile.

Çocuklar evi bahçeyi birbirine katardı, Ozan işini bırakırdı, Nilgün herkese yemek pişirir, arkalarını toplar, sonra da “ne kadar dinlendirici bir gündü” lafını dinlerdi.

— Önceden arasaydın bari, — dedi Nilgün dikkatlice.

Figen güneş gözlüğünü çıkardı.

— Niye ki? Aileyiz sonuçta.

— Tam da bu yüzden önceden haber versek iyi olur. Belki planımız vardır.

Figen elini salladı.

— Siz zaten köyde oturuyorsunuz. Ne planınız olabilir ki?

Nilgün cevabını yutkundu. Artık böyle konuşmaların nasıl bittiğini biliyordu. Bir isteğini söylese Figen alınırdı. Sussa, kendine bütün gün kızardı.

Figen şezlonga uzanıp arkadaşıyla telefonda konuşurken, çocuklar bahçeyi macera parkına çevirdi.

Kerem bahçe hortumunu sonuna kadar açtı. Defne ıslak havluları salona taşıdı. Yirmi dakika sonra yer sular içindeydi.

— Dikkat edin lütfen! — diye seslendi Nilgün.

— Bırak oynasınlar! — dedi Figen, gözünü telefondan ayırmadan.

Az sonra video çekti.

— Bakın ne güzel bir günümüz var. Havuz, güneş, nefis yemekler. Resmen rüya gibi!

Nilgün bu arada mutfaktaydı. Aslında kendisi ve Ozan için küçük bir salata, biraz makarna düşünmüştü. Şimdi dondurucudan et çıkardı, beş kişilik sofra kurdu, bir sonraki alışverişe kadar yetip yetmeyeceğini hesapladı.

Ozan içeri girdi. Yorgun görünüyordu.

— Kerem bisikletini tamir etmemi istiyor.

— Sen ne istiyorsun?

Sustu.

— Ozan…

— Aslında çalışmam lazım.

— O zaman hayır de.

Acı bir şekilde gülümsedi.

— Daha çocuk ya.

— Evet. Ama sen animatör değilsin.

Ozan başını salladı. Yine de alet kutusunu aldı, dışarı çıktı.

Nilgün sabrının gittikçe inceldiğini hissetti. Çocuklar yüzünden değil. Sadece Figen yüzünden de değil. Kimse kırılmasın diye her hafta sonu kendilerini ayarlamaları yüzünden.

Öğle yemeğinde kızarmış et, patates ve sebze vardı. Figen keyifle masaya oturdu.

— Sizde her şey bambaşka lezzetli oluyor.

İlk lokmadan sonra ekledi:

— Baharatı biraz farklı koyuyorum ama yine de güzel olmuş.

Nilgün cevap vermedi. Kerem sürekli ayağa kalkıyordu. Defne meyve suyunu masa örtüsüne döktü. Figen bardağı kenara itti sadece.

— Kurur nasılsa.

Nilgün bekledi. Kimse kıpırdamadı. Sonunda kendisi sildi masayı.

Yemekten sonra bulaşıklar yığıldı. Figen yine güneşe uzandı. Ozan tekrar çalışmayı denedi. Ama Kerem çoktan çalışma odasının kapısındaydı.

— Amca, yardım eder misin?

On dakika sonra Defne’nin bant gerekti. Sonra pil. Sonra makas. Ozan oturur oturmaz yeni bir istek geliyordu.

Öğleden sonra Nilgün, Defne’yi salonda buldu. Elinde keçeli kalem. Eski meşe masanın önünde. Ozan’ın aylarca uğraşıp tamir ettiği, dedesinden kalma masa.

Tahtanın üzerinde uzun mavi bir çizgi vardı.

— Defne! Ne yapıyorsun sen?

Kız ürktü. Figen hemen içeri girdi.

— Neden bağırıyorsun ona?

— Masaya çizdi.

Figen omuz silkti.

— Bir çizik sadece. Ozan zımparalar, geçer.

Nilgün kocasına baktı. Ozan sessiz kaldı. Yüzünde kendi yorgunluğunu gördü.

Akşama doğru ev tanınmaz haldeydi. Terasta ıslak havlular, çimende dağınık oyuncaklar. Banyoda su birikmiş. Mutfak sanki doğum günü partisi olmuş gibiydi.

Figen saate baktı.

— Biliyor musun? Burada kalalım bu gece. Çocuklar fena halde yorgun.

Nilgün hemen cevap verdi.

— Hayır.

Figen yavaşça döndü.

— Ne dedin?

— Bugün olmaz.

— Niye ki?

— Çünkü konuşmadık bunu.

— Ama çocuklar sevindi bile.

— O zaman söz vermemeliydin.

Figen kollarını kavuşturdu.

— Ne zamandan beri size gelmek için izin almam gerekiyor?

— Kendi hayatımız olduğundan beri.

Oda ağırlaştı. Figen tek kelime etmeden eşyalarını toplamaya başladı. Gerekenden biraz daha gürültülü. Her hareketiyle ne kadar incindiğini belli ediyordu.

Sonra birden sofranın başında durdu.

— Bu arada, getirdiğimiz peynir nerede? Kalanını götürüyoruz.

Nilgün yanlış duyduğunu sandı.

— Bugün öğlen çocuklara sandviç yaptığım peynir mi?

— Evet. Bir parça kalmış olmalı.

Nilgün derin bir nefes aldı.

— Figen… sabahtan beri buradasınız. Kahvaltı yaptınız, öğle yemeği yediniz, dondurma yediniz, meyve yediniz, meyve suyu içtiniz, kahve içtiniz. Şarap şişemizi de açtın. Şimdi kalkmış yarım parça peynir mi arıyorsun?

— Sonuçta bizim peynirimizdi.

— Peynirle alakası yok bunun.

— Tabii ki yok. Burada istenmediğimizle alakası var.

— Hayır. Bizim evimize her şey doğalmış gibi davranmanla alakası var.

Figen kardeşine baktı.

— Ozan? Bir şey söyle artık.

O gün ilk kez Ozan laptopunu kapattı. Ayağa kalktı. Yavaşça. Sakin bir sesle.

— Nilgün haklı.

Figen ona dik dik baktı.

— Şaka yapıyorsun herhalde.

— Hayır.

— Yani ailem sizi rahatsız mı ediyor?

— Hayır.

Kısa bir duraksama yaptı.

— Bizi rahatsız eden, hiç sormaman. Her şeyi bırakacağımızı varsaymanız. Zamanımızı sıradan bir şey sanman.

Figen başını salladı.

— Kardeşinle böyle mi konuşulur yani?

— Belki yıllar önce böyle konuşmalıydım seninle.

Figen ilk kez söz bulamadı.

— Annem haklıymış, — dedi sonunda yavaşça. — Evlendiğinden beri eskisi gibi değilsin.

Ozan hüzünle gülümsedi.

— Aynıyım. Sadece artık herkesi memnun etmeye çalışmaktan vazgeçtim.

Figen çocuklarını çağırdı. Vedalaşmadan arabaya bindi.

Araba gözden kaybolunca Nilgün teras basamağına oturdu. Rahatlamış değildi. Sadece bitkindi.

— Belki sert davrandım.

Ozan yanına oturdu.

— Hayır.

— Annen beni suçlayacak.

— Muhtemelen.

— Ya sen?

Elini tuttu.

— Seni çok daha önce desteklemeliydim.

Sonraki dört hafta sessizlik hakimdi. Figen aramadı. Annesi ise ertesi gün hemen telefon etti.

— Aile her zaman hoş karşılanmalı.

Ozan sakince cevap verdi.

— Hoş karşılamakla her an habersiz gelmek ayrı şeyler.

— Eskiden böyle değildin.

— Eskiden sınır koymaya cesaret edemiyordum sadece.

Böylece konuşmayı bitirdi.

Yaklaşık bir ay sonra telefonu çaldı. Figen. Sesi alışılmadık şekilde temkinliydi.

— Çocuklar sizi hep soruyor… Pazar günü gelebilir miyiz?

Ozan Nilgün’e baktı. O belli belirsiz başını salladı.

— Olur.

Kısa bir sessizlik.

— On birden altıya kadar.

— Saat de mi belirleyeceğiz?

— Evet.

Sessizlik oldu. Sonra Figen sordu:

— Bir şey getirelim mi?

Nilgün soruyu duyunca gülümsedi. Her şey birden düzeldiği için değil. İlk kez Figen’in anladığını hissettiği için.

Pazar günü tam vaktinde kapıdaydılar. Patates salatası, ev yapımı kek ve içeceklerle.

Kerem ayakkabılarını çıkardı. Defne yüzdükten sonra oyuncaklarını kendi çantasına koydu.

Öğle yemeğinden sonra Figen masayı topladı. Kimse istemeden.

Çocuklar dışarıda oynarken Figen, Nilgün’le mutfakta baş başa kaldı.

— Sana kızmıştım, — dedi dürüstçe.

— Biliyorum.

— Bizden kurtulmak istediğini sandım.

Nilgün başını salladı.

— Hayır. Sadece bizim de bir hayatımız olduğunu görmenizi istedim.

Figen yavaşça başını salladı.

— Kerem tartışmadan sonra bana sordu, evde hep toplanmayı öğrettiğim halde neden sizde hiç toplanmak zorunda kalmadığını.

Hüzünle gülümsedi.

— Oğlum bana, yardımınızı ne kadar sıradan gördüğümü gösterdi işte.

Nilgün elini kolunun üzerine koydu.

— Misafirperverlik bir hediyedir. Sınırsız bir hak değil.

Figen başını eğdi.

— Özür dilerim.

Sadece iki kelime. Bahane yok, gerekçe yok. Tam da bu yüzden Nilgün için uzun açıklamalardan daha değerliydi.

Figen sonradan boş kek tabağını alırken birden durdu.

— Peyniri bugün burada bırakıyorum.

Nilgün gülmekten kendini alamadı. Uzun zamandır ilk kez ikisi birlikte güldü.

Kavga unutulduğu için değil. Asıl meselenin ne olduğunu artık anladıkları için.

O günden sonra Figen her zaman önceden aradı. Bazen “şu an olmaz” cevabını aldı. Eskiden bunu reddedilme sayardı. Şimdi kabulleniyordu.

Ozan artık kendi ihtiyaçları için özür dilemekten vazgeçti. Nilgün ise sınırların duvar olmadığını anladı. Onlar zilli kapılardı.

Aylar sonra, Noel yemeğinde hep birlikte oturuyorlardı. Defne, teyzesine baktı.

— Tatilde yine gelebilir miyiz?

Nilgün cevap veremeden küçük kız gülümseyerek ekledi:

— Ama annem önceden arayacak.

Herkes güldü. Nilgün gözlerinin dolduğunu hissetti. Cümle yüzünden değil. Dürüstlüğün aileyi yıkmadığını anladığı için.

Aksine, kurtarmıştı.

Sevgi her şeye sessizce katlanmak demek değildir. Bazen nazikçe “hayır” diyebilme cesaretidir.

Bir ev, başkalarının her şeyi doğal karşıladığı yer değildir. Karşılıklı saygının, herkesi tekrar tekrar geri çağırdığı yerdir.

Rate article
Add a comment