Biliyorsun Gönül, beni iki haftalığına göreve gönderiyorlar.

“Biliyorsun Gönül, beni iki haftalığına göreve gönderiyorlar.”

Kemal’in yüzündeki gülümseme o kadar kendinden memnundu ki, sanki işten değil de piyango vurmuştan bahsediyordu.

İşte o an, uzun zamandır ilk kez, Gönül’ün aklında kaygılı bir düşünce belirdi: bunu araştırmalıyım.

Kaşıktaki salata tabağın kenarında asılı kaldı, sonra Gönül yavaşça kâseye geri koydu.

Kemal’e dikkatle baktı: “O kadar uzun mu?” dedi sakin bir sesle, içindeki gerginlik belirgin şekilde yükselmiş olsa da.

“Tabii ki, acil bir durum. Bursa’daki şantiye tamamen durmuş, gidip hallediyorum,” dedi Kemal, ceketini çıkarırken.

Her zamanki ritüeli yapmadı; hemen gidip ellerini yıkamadı, trafikten şikâyet etmedi. Ceketini sandalyenin arkasına attı ve doğruca masaya oturdu.

“Yönetim benden daha iyi hallinin olmadığını söyledi,” diye ekledi, göğsünü gererek.

Çok hızlı, fazla canlı konuşuyordu, sanki bayram ilan ediyordu, iş gezisi değil.

Gönül sadece bu olağandışı enerjiyi fark etmedi; aynı zamanda yüzünü iyi gösteren taze saç kesimini de, son zamanlarda hiçbir açıklama olmadan ortaya çıkan yepyeni parfüm kokusunu da fark etti.

Eskiden Kemal haftalarca aynı ceketi giyerdi, yakası eskimiş olsa da aldırmazdı. Son zamanlarda ise kendi gömleklerini ütülemeye, kemerlerini dikkatle seçmeye, aynada yorgun görünüp görünmediğine bakmaya başlamıştı.

Gönül sessizce çatal bıçakları tabakların yanına koydu ve karşısına oturdu.

“Ne zaman gidiyorsun?” diye sordu, gözlerinin içine bakarak.

“Yarından sonra, sabah,” cevap verdi.

“Ne kadar ani,” dedi Gönül.

“Ne yapalım Gönül, iş böyle. Ben karar vermiyorum,” omuz silkti.

Sonra Kemal masada duran telefonuna uzandı ve tanıdık, hemen hemen alışkanlık haline gelmiş bir hareketle ekranı aşağı döndürdü. Bu refleks hareketi artık kendisi bile fark etmiyor gibiydi.

Gönül onun eline baktı. Yüzük parmağında alyansın açık izi belirgin bir şekilde görünüyordu, ama alyans yoktu.

“Yine alyanssız mı?” sesi sessizce çıktı.

Kemal parmağına hızlı bir bakış attı ve belli belirsiz gülümsedi.

“Atölyeye gittim, geri takmayı unuttum. Orada metal eşya takılmıyor, biliyorsun.”

“Ama bugün ofisteydin,” dedi Gönül.

Bir an donup kaldı. Sonra çatalı aldı, yemeğine odaklandı.

“Önce ofiste, sonra depoya uğradım. Lütfen Gönül, başlamayalım. Sadece rahat yemek istiyorum.”

Gönül tartışmaya girmedi. Çok önceden anlamıştı: bir insan yalan söylerken fazladan sorular ona sadece uygun bir versiyon kurmakta yardım eder. Daha akıllıca olan susup kendisinin nerede takılacağını izlemekti.

Son aylarda Kemal evde sanki transit bir odada gibiydi, yarım yaşıyordu. Geç geliyordu, az konuşuyordu, her ufak şeye sinirleniyordu: havlu yanlış yerde, yemek çok basit, çekmece çok sesli kapatılmış.

Ama aynı zamanda telefonu akşamları canlanıyordu: kısa bildirimler, hızlı gülümsemeler, masanın altında bir elle cevaplar, sanki saklanıyordu.

Başlarda Gönül kendini ikna etmeye çalıştı: bu iş, sonra yorgunluk, sonra her şeyi kendisi hayal ediyor diye düşündü. Hiçbir zaman cep karıştıran, konuşma dinleyen bir kadın olmak istememişti. Bunu düşünmek bile iğrenç geliyordu.

Ama o akşam Kemal kendisi fazla detay verdi, hiçbiri bir araya gelmiyordu.

“Biletlerin var mı?” diye sordu, gözlerini ayırmadan.

“Tabii. Her şey satın alma departmanından,” cevap verdi.

“Nerede kalacaksın?” diye sürdürdü Gönül.

“Otelde. Ortaklarımız her şeyi ayarlıyor,” dedi Kemal, ifadesiz kalmaya çalışarak.

“Hangi şehir?” diye sordu.

Kemal gözlerini kaldırdı, sinirini saklamaya çalışarak. “Ne şehri?”

“Bu görev nerede?” diye netleştirdi Gönül.

Çatalını bıraktı ve gürültülü bir şekilde nefes verdi, sanki soru dayanılmazdı.

“Gönül, sen ne yapıyorsun, sorgu mu yapıyorsun bana?” sesinde zaten gerginlik vardı.

“Sadece kocamın iki haftalığına nereye gittiğini soruyorum,” kesin cevap verdi.

“Bursa’ya,” dedi kısa bir sessizlikten sonra. “Şantiye Bursa yakınında.”

Gönül başını salladı ve su bardağını aldı. Hiç içmek istemiyordu, ama ellerini bir şeyle oyalaması gerekiyordu, Kemal’in iç titremesini fark etmemesi için.

Tekrar gülümsedi, bu kez daha yumuşak, uzlaştırıcı. “Anlıyorum, gitmemi istemiyorsun. Ama döneceğim ve kesinlikle bir yere gideriz. Uzun zamandır birlikte çıkmadık.”

Bu söz sahte çıktı. Geçen ay Gönül sinemaya gitmeyi önermişti. Kemal o zaman işten sonra sadece sessizlik istediğini, hiç kimse görmek istemediğini söylemişti. İki saat sonra birisi ona mesaj yazdı ve o merdiven boşluğuna çıkıp konuştu.

“Tabii,” kabul etti Gönül. “Şantiyeni hallet orada, sonra gideriz.”

Kemal belli belirsiz rahatladı. Konuşmanın bittiğini, tüm şüphelerin dağıldığını düşünmüş olmalıydı. Yemeğini bitirdi, akşam yemeğini fazla nazik bir şekilde övdü ve telefonunu sıkıca tutarak banyoya gitti.

Gönül mutfakta kaldı. Tabakları yavaşça topladı, masayı sildi, çatal bıçakları düzenledi. Hareketleri sakin, hemen hemen günlük gibiydi, sadece parmakları ıslak tabakta birkaç kez kaydı.

Banyodan Kemal’in boğuk kahkahası gelince Gönül doğruldu. Böyle kolay, kısa ve zevkle onunla uzun zamandır gülmemişti.

Gece boyunca neredeyse uyumadı. Kemal yanında sırtı dönük yatıyordu, telefonunu yastığının altında tutuyordu. Eskiden her yere bırakırdı: mutfakta, antrede, televizyonun yanındaki şarj aletinde. Şimdi banyoya kadar yanında taşıyordu, sanki en kıymetli sırrıydı.

Sabah Gönül kavga çıkarmadı. Kahvaltı hazırladı, sakin bir şekilde yol için ne yıkayacağını sordu ve dikkatle dinledi. Kemal kendinden emin konuştu: iki gömlek, kot pantolon, kazak, belgeler, şarj aleti. Hiç iş evrakı, dosya, iş dizüstü bilgisayarı yoktu.

Buna karşılık akşam dolaptan yeni aldığı, hiç giymediği koyu renk yepyeni bir ceket çıkardı.

“Yani ceket şantiye için mi?” sesi sakin kaldı, ama soru havada görünmez bir meydan okuma gibi asılı kaldı.

Kemal hemen cevap verdi, sanki bekliyordu: “Evet, tabii. Orada iş görüşmeleri olacak. Müşteriler, ortaklar. Düzgün görünmem gerekiyor.”

Başını salladı, gözlerine bakmadan. “Anlıyorum.”

Konuşma sona erdi. Kemal rahatlamış gibi nefes verdi.

Ertesi sabah, kapı kapanınca Gönül eski komodine gitti. Evlilikleri o kadar yıl sürmüştü, ilk kez en dip çekmecesine baktı. Merakından değil, şimdi cevaplara ihtiyacı vardı. Kemal onu aptal sanmadan önce ne olduğunu öğrenmesi gerekiyordu.

Çekmecede özel bir şey yoktu. Eski kablolar, boş bir saat kutusu, unutulmuş kartvizitler. Bilmeceye giden hiçbir anahtar yoktu.

Sonra gözü yol çantasına kaydı. İçinde, yan cepte, buruşuk bir fiş duruyordu. Kuru temizlemeden bir fiş.

“Erkek takım elbise, kadın elbisesi, erkek gömlek,” okudu.

Gönül son satırı tekrar okudu. Kadın elbisesi.

Fişi geri koydu, çantayı kapattı ve pencereye gitti. Bahçede bir kadın çocuk yürütüyordu, kapıcı yaprakları süpürüyordu. Her şey olağandı. Ama onun dünyasında önemli bir parça çekilip alınmış ve her şey çökmüştü.

Öğleden sonra Gönül hareket etmeye karar verdi. Kemal’in şirketinin numarasını aradı. İnsan kaynaklarını değil, tanıdığı resepsiyon kızını. Ayşe.

“Ayşe, merhaba. Ben Gönül, Kemal’in eşi. Kusura bakma. Kemal yarın İzmir’e uçuyor, saat kaçta arabanın geleceğini unuttum.”

Ayşe biraz duraksadı. “İzmir’e mi? Bir dakika bekle… Bugün oraya Serkan Bey gitti. Kemal Bey ise… Bir bakayım.”

Gönül telefonu sıkı tuttu. “Belki şehri karıştırdım?”

“Hayır, Kemal Bey yarından itibaren izinli,” geldi Ayşe’nin sesi. “On iş günü. Dilekçe geçen hafta imzalanmış.”

Gönül bir anlığına gözlerini kapadı. “Anladım. Demek ben karıştırmışım. Sağ ol.”

“Her şey yolunda mı?” diye sordu Ayşe.

“Evet, tabii. İyi günler.”

Telefonu kapattı. Hiçbir görev yoktu. Hemen arayıp bağırabilir, bavulunu dışarı atabilirdi. Ama Gönül anladı: hazırlanmıştı. Bildiğini gösterirse, sıvışıp kaçardı. Kesin kanıtlar gerekiyordu.

O akşam Kemal yanında yatıyordu, telefonunu yine sıkıca tutuyordu. Sabah onu sakin bir şekilde yolcu etti. O çıkınca Gönül fişi buldu, sonra deniz kenarında lüks bir tatil köyü rezerve ettiğini öğrendi.

İki gün sonra Kemal “görevden” memnun bir gülümsemeyle dönünce, onu sessizlik karşıladı. Gönül oturma odasında oturuyordu, masada kuru temizleme fişi, izin belgesi ve metresi için saklanan o kadın elbisesi duruyordu.

“Kemal, tatilin bitti,” dedi sessizce. “Anahtarlar masada, bavulun merdivende.”

Dili tutuldu, bir şeyler açıklamaya çalıştı ama onu dinlemedi.

Yıllardır ilk kez özgürlüğün hafifliğini hissetti.

Rate article
Add a comment