Komşular aramıştı: “Köpeğiniz uluyor” demişlerdi.
Kamera taktım ve gündüzleri ona kim geldiğini gördüm.
Şikayet eden iki tür insan vardır.
Birincisi, haklı olandır.
Bunlar sesini çıkarmaz, sakin konuşur.
Gerçekten bir boru patlamışsa, çay bile getirirler size.
İkincisi ise alışkanlıktan şikayet eder.
Her şey onları rahatsız eder, çünkü içleri hep bir şeyden uluyordur.
Dışarıda sessizlik isterler, kendi hayalindeki gibi bir dünya.
Ama telefon çaldığında, “Komşular köpeğinizin gündüz ulumasından şikayetçi” dediklerinde, kimseyi kategorilere ayırmadım.
Sadece dikkat kesildim.
Çünkü gündüz uluması, nadiren “kötü huy” demektir.
Bu çoğu zaman yalnızlıktır.
Ya korku, ya da acı.
Bazen de, ev sahipleri yokken evde yankılanan bir sır.
Köpeğin sahibinin adı Kemal’di.
Sesi kararlıydı, erkeksi bir tonu vardı: “Ben çözerim” diyen türden.
Ama sözlerinin arasında gerginlik seziliyordu.
“Doktor bey, artık ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.
“Eşimle işteyiz, evde kimse yok. Köpek uluyor. Komşular zabıtayı, yöneticiyi, kıyameti getiriyor üstümüze. Ama o iyi bir köpek. Yaramaz değil. Sadece… tek kaldığında sanki aklını kaybediyor.”
“Kaç yaşında?”
“Üç yaşında. Melez. Adı Duman.”
“Ne zamandır sizde?”
“Yavruyken aldık. Hiç böyle olmamıştı. Ara sıra sızlanırdı, o kadar. Ama ulumak, gerçekten ulumak, son haftalarda başladı.”
“Son haftalarda” güzel bir ifadedir.
Genellikle bir şeyin değiştiği anlamına gelir.
“Düzeninizde değişiklik oldu mu? Taşınma, tadilat, yeni biri mi geldi?”
“Hayır,” dedi Kemal hızlıca. “Her şey eskisi gibi. Sabah işe gidiyorum. Eşim Ayşe de. Duman evde kalıyor. Gezdiriyoruz, besliyoruz, oyuncakları var. Her şeyi var.”
“Her şeyi var” da sevilen bir cümledir.
Genellikle en önemli şeyi unutur: huzuru.
“Kamera denediniz mi?”
“Kamera mı?” biraz duraksadı. “Hayır. Abartı gelirdi.”
“Abartı, köpek uluyorken onu ‘yaramaz’ diye düşünmektir,” dedim.
“Bir gün için bile olsa takın. Sonra gelin, birlikte bakalım.”
İki gün sonra çok değişmiş biri geldi karşıma.
O kendinden emin, “ben çözerim” diyen Kemal değildi artık.
Telefonu sanki çok önemli ve korkutucu bir şey taşıyormuş gibi tutan biriydi.
Yanında eşi Ayşe oturuyordu, küçük, derli düzü, gözlerinde sürekli özür diler gibi bir ifade vardı.
“Kamerayı taktık,” dedi Kemal. “Ve… inanmayacaksınız.”
Bu cümleyi severim.
Her zaman şu demektir: “Ben de hâlâ inanamıyorum.”
“Gösterin.”
Videoda koridorları görünüyordu.
Kapı. Paspas. Mamalar.
Duman kapının önünde yatıyordu.
Önce sakindi.
Sonra daireler çizerek dolaşmaya başladı.
Oturdu. Tekrar kalktı.
Saat on biri yirmi geçe ulumaya başladı.
Histerik değil.
Kapıyı kemiren, panikleyen bir köpek gibi değil.
Düzenli, uzun uzun, sanki birini randevuya çağırıyormuş gibi.
Bir dakika ulurdu. Sonra sessizlik.
Sonra tekrar bir dakika. Yine aynı.
“Görüyor musunuz?” diye fısıldadı Ayşe.
“Saatlerce bağırıyor sanıyorduk. Ama o… sanki birini çağırıyor.”
“Devam edin,” dedim.
Kemal ekranı kaydırdı.
On bir otuzda kadrajda bir gölge belirdi.
Kapının altından içeri düşmüştü.
Merdiven boşluğunda biri duruyordu, tam onların kapısının önünde.
Duman anında ulumayı kesti.
Kapıya koştu, yan tarafını yasladı ve sessizce sızlanmaya başladı.
Sonra kapının arkasından bir kadın sesi geldi:
“Duman’cığım… ne oldu küçüğüm? Yine mi yalnızsın?”
Ayşe elini ağzına kapattı. Kemal’in rengi attı.
“Bu kim?” diye sordum.
“Bilmiyoruz,” dedi Kemal.
“İlk önce komşu kadın sandık. Ama ses… tanıyamıyorum.”
Videoda gölge kapının önünde birkaç dakika durdu.
Sonra kapının altından küçük bir şey uzatıldı, galiba bisküvi veya sosis.
Duman hemen yemedi.
Kokladı, sızlandı, sonra kapının önüne uzandı, başını kapıya yasladı.
Ses tekrar konuştu:
“Aferin sana. Yarın gelirim.”
Sonra gölge kayboldu.
Duman yeniden ulamaya başladı.
Daha sessiz ama daha acılı.
Sanki kapı az önce ona son umudunu da almıştı.
“Her gün geliyor muydu?” diye sordum.
Kemal sessizce diğer kayıtları açtı.
Evet. Neredeyse her gün.
Her zaman aynı saatte.
Her defasında aynı şekilde: önce Duman ulamaya başlar, sanki adımları duymadan önce sezermiş gibi.
Sonra gölge gelir. Kadın sesi.
Kapının altından yiyecek.
Birkaç dakika konuşma.
Sonra sessizlik.
Ardından uluma.
“Belki de onu bu şekilde kışkırtıyor, farkında mısınız?” dedi Kemal usulca.
“Köpek deliriyor sanıyorduk. Oysa birini bekliyormuş.”
Ayşe ansızın ağladı.
“O bütün gün kapının önünde birini bekliyor. Biz ise her şeyi var sanıyorduk.”
Ertesi gün yöneticinin izniyle ortak koridora da bir kamera taktılar.
Her şey netleşti.
Kapıya dördüncü kattan yaşlı bir kadın geliyordu.
Adı Fatma Hanım’dı.
Sessiz, ince, eski bir manto giymiş, elinde poşet taşıyordu.
Kapıya yaklaşır, çömelir, aralıktan Duman’la konuşur, bazen peynir, bazen bisküvi, bazen köfte uzatırdı.
Kemal o akşam onu ziyarete gitti.
“Neden köpeğimize geliyorsunuz?” diye sordu, istediğinden daha sert bir ses tonuyla.
Fatma Hanım afalladı. Elindeki poşet titredi.
“Kötü bir şey yapmak istemedim,” dedi.
“Ağlıyordu.”
“O yüzden şimdi uluyor! Ona ne verdiğinizi bile bilmiyoruz, kapının önünde konuşuyorsunuz, sonra gidiyorsunuz. Her gün sizi beklediğinin farkında mısınız?”
Kadın gözlerini yere indirdi.
“Farkındayım.”
“O zaman neden?”
Uzun süre sessiz kaldı.
Sonra dedi ki:
“Benim de bir köpeğim vardı. Çok benzerdi. O da sarıydı, göğsünde beyaz bir leke vardı. Geçen kış öldü. Bir gün sizin kapınızın önünden geçerken onun sızlandığını duydum. Durdum. Konuştum. Sustu. Belki, dedim, biraz rahatlar.”
Yanında duran Ayşe artık ağlamıyordu.
Fatma Hanım’a tamamen farklı bakıyordu.
“Peki siz?” diye sordu sessizce.
Kadın hemen yanıt vermedi.
“Ben de,” dedi sonunda. “Ben de rahatladım.”
İşte böyle sıklıkla olur.
Bir yalnız köpek. Bir yalnız insan.
Ve aralarındaki kapı, kimseyi kurtarmayan, sadece acıyı daha gürültülü yapan bir engel.
Ertesi akşam onlara gittim.
Uzun uzun konuştuk.
Duman’ın “kötü” olmadığını, “intikam” almadığını anlattım.
Onda bir bekleme ritüeli oluşmuştu: adımları duyar, sesi, yiyeceği, kısa bir temas bekler, sonra tekrar kaybı yaşardı.
“Onun için bu küçük, günlük bir vedalaşma gibi,” dedim.
“Neden geldiğini ama içeri girmediğini anlamıyor. Neden konuşup sonra kaybolduğunu anlamıyor.”
Kemal sessizce oturdu.
“Peki ne yapalım? Onu yasaklayalım mı?”
“Sadece yasaklamak değil. Normal, öngörülebilir hale getirmek. Rastgele kapı önü ziyaretleri ve kapı altından yemek olmadan.”
Sonunda anlaştılar.
Fatma Hanım artık gizlice gelmiyordu.
Haftada iki kez Ayşe ona anahtarı bırakıyor, kadın gündüz yarım saat Duman’ın yanına geliyordu, sosis vermek için değil, onu bahçeye çıkarmak, okşamak, yanında oturmak için.
Kemal de iki gün öğle arasında eve uğramaya başladı.
Diğer günlerde bir köpek gezdiricisi tuttular.
Fatma Hanım resmi olarak ilk geldiğinde, Duman ulamadı.
Sadece kapının önünde durdu, kuyruğu sağa sola sallandı, yüzünde “Demek buradaydın” ifadesi vardı.
Kadın koridordaki küçük puf koltuğa oturdu ve ağladı.
“Ona zarar vermek istemedim,” dedi.
Kemal ağır bir nefes aldı.
“Biliyorum. Hepimiz en iyisini yaptığımızı sanıyorduk. O ise aramızda gerçeği en yüksek sesle haykıran oldu.”
İki hafta sonra şikayetler bitti.
Duman hâlâ bazen yalnız kaldığında sızlanıyordu, ama o korkunç uzun ulumayla değil.
Artık düzenli bir günü vardı.
İnsanlar artık rastgele ortadan kaybolmuyordu.
Kapı artık umut verip geri alan bir yer olmaktan çıktı.
Bir gün Kemal bana yeniden bir video gönderdi.
Duman koridorda yatıyordu, ama artık kapının dibinde değil.
Yanında oyuncağı vardı.
Başını kaldırdı, kapının ardından adımları duydu ama ulamadı.
Sadece kuyruğunu salladı.
Sonra kadrajda tasma elinde Fatma Hanım göründü.
“Gel bakalım oğlum,” dedi.
Duman öyle sevinçle fırladı ki, sanki bütün gün bir kurtuluşu değil, kesin olacağını bildiği bir buluşmayı beklemiş gibiydi.
O videoyu izlerken düşündüm: köpekler bazen “yapacak işi yok” diye ulumaz.
Evde insanların duymadığı bir sessizlik olduğu için ulurlar.
“Her şeyi var” demek, her zaman doğru değildir.
Oyuncak, mama, yatak, kap kacak güzel şeylerdir.
Ama canlı bir varlığın bir şeye daha ihtiyacı vardır: boşlukta unutulmadığını hissetmek.
Duman bunu sadece herkesten daha gür söyledi.