O gün Ayşe yine her zamanki gibi öğle yemeğini hazırlıyordu. Soğanı doğramış, eti kavurmak için hazırlıyordu. Mutfak, kı

O gün Ayşe öğle yemeği hazırlıyordu.

Soğanı doğramıştı, eti kavuracaktı.

Mutfak, kızaran yağın kokusuyla dolmuştu.

Tam o sırada salondaki telefon çaldı.

Mehmet ahizeyi eline aldı.

Sesi önce sakindi:

“Alo?”

Sonra uzun bir sessizlik oldu.

O sadece dinliyordu, karşı taraf konuşuyordu.

Ayşe önlüğüne ellerini sildi.

Merakla mutfaktan çıktı.

Koridor bomboştu, kablo çocuk odasına uzanıyordu.

İçine bir sıkıntı çöktü birden.

Sessizce, ayak sesini duyurmadan ilerledi.

Yatak odasının aralık kapısından fısıltı geldi.

Mehmet o tonla hiç konuşmamıştı ona:

“Deniz, sakinleş lütfen. Seni anlıyorum ama beni de anla. Bir ailem var, şimdi gelemem. Seni çok seviyorum ama konuşmamamız lazım. Ayşe fark edebilir. Ona her şeyi anlatacağım ama zamanı değil. Yarın görüşürüz. Bu saatlerde arama ne olur. Seni seviyorum.”

Ayşe’nin kanı çekildi yerinden.

Kapıyı açacak eli havada kaldı.

Kalbi göğsünden fırlayacak sandı.

“Seni seviyorum” demişti, ama ona değil.

Öfkeye kapılmadı yine de.

Annesinin sözü kulağında çınladı: “Sinirle hareket etme hiç.”

Yutkundu, kendini topladı, mutfağa döndü.

Eli bıçağa gitti ama parmakları titriyordu.

Et parçalarını tahtaya savurdu dağınık dağınık.

Kedisine bir parça attı, düşünmeden, alışkanlıkla.

“Seni seviyorum” cümlesi beynine kazınmıştı sanki.

“Bir ailem var” sözü de dönüp duruyordu kafasında.

Peki, hâlâ önemseniyor muydu, yoksa bu bir bahane miydi sadece?

Kendisi onun için neydi acaba?

Çocukların annesi mi, ev işlerini yapan biri mi?

Yoksa sadece bir alışkanlık mıydı?

İçini acı bir boşluk kapladı yavaşça.

Oysa her şey yolunda görünüyordu bugüne dek.

Mehmet hep şefkatliydi, ilgiliydi hep.

En ufak bir soğukluk bile sezmemişti önceden.

Yirmi dakika sonra Mehmet mutfağa geldi.

Yemeğin kokusunu içine çekti, gülümsedi:

“Off, mis gibi kokuyor! Çok kaldı mı?”

“Yarım saate hazır olur. Küçük kestim, çabuk pişer. Telefonda kimdi?”

“Ha, işten aradılar. Yarın kereste gelecekmiş.”

“Hafta sonları da hep çağırıyorlar seni. Sevmiyorum bu durumu.”

“Ne yapalım, yaz dönemi işte.”

“Hı hı.”

“Çok dalgınsın bugün, Ayşecim.”

“Yorgunum sadece. Yarın köye gidelim diyordum.”

“Gündüz işim var. Akşam gideriz olur mu?”

“Mehmet.”

“Efendim?”

“Beni seviyor musun sen?”

“Tabii ki severim. Ne biçim soru bu şimdi? Seni de çocukları da seviyorum. Ailem her şeyim benim.”

Boynuna sarılıp bir öpücük kondurdu.

Ayşe o öpücüğü hayatında ilk kez yabancı buldu.

Sonra kanepede oturdu, çocuklar oynuyordu yanında.

Kedi karnına çıktı, patilerini uzattı yavaşça.

Ayşe kediyi kucağına bastırdı sıkıca.

Yüzünü tüylerine gömdü, hiç konuşmadı.

O kadın yok olmalıydı, diye düşündü içinden.

Kocasını kimseyle paylaşamazdı asla.

Onun başka biriyle olduğunu bilerek yaşayamazdı.

Ama kocasını kaybetmek de dayanılmazdı aynı şekilde.

Çözüm netti: sevgilisiyle yüzleşecekti.

Ertesi gün Mehmet çocukları kreşe bıraktı, “işe” gitti.

Ayşe fabrikaya rapor verdi, evde kaldı o gün.

Komşusundan önlük, yazma ödünç aldı.

“Boya işinde lazım olacak” dedi, gerçeği söylemedi.

Doğruca kreşin önüne gitti sonra.

Mehmet’in çıkmasını bekledi, sessizce izledi onu.

Mehmet pazara uğradı, balık ve meyve aldı.

Eski mahalleye döndü, bir bahçeye girdi.

Ayşe oturdu, bekledi, içi kaynıyordu.

Az sonra Mehmet çıktı, yalnız değildi.

Yanında uzun boylu, sarışın bir kadın vardı.

Gençliklerinde Mehmet’le dolaştıkları koruluğa yürüdüler birlikte.

Ayşe eve döndü, içi yanıyordu hâlâ.

Birkaç gün sonra Deniz’i daha yakından gördü.

Gerçekten güzeldi, otuzlu yaşlardaydı.

Bir gün tesadüfen kadının hikâyesini duydu:

“Deniz mi? Zavallı, hasta çocuğuna tek başına bakıyor. Kocası terk etmiş onu. Şimdi evli bir adamla berabermiş. Adam söz vermiş, eşini bırakacakmış.”

Ayşe’nin içi alev aldı o anda.

Yüzünde yine de sakin bir tebessüm vardı.

Bir gün, yarım gün izinliyken, Ayşe harekete geçti.

Önlüğünü, yazmasını taktı, kapıdan çıktı.

Deniz’in kapısına gitti, kapıyı çaldı usulca.

Rate article
Add a comment