Bu hikâyeyi yazmam biraz garip olacak.
Ama içimden gelen bir şey, anlatmam gerektiğini söylüyor.
Nişanlım, köpeğimi hiç sevmiyor.
İki yıldır bu köpek hayatımın bir parçası.
Safkan, oyuncaklarına bayılan, şirin bir hayvan.
Ama hiç “babacan” bir hali yok.
Tüyleri kısa ama bakımı bitmiyor.
Özellikle üst kısmı sürekli tıraş istiyor.
Geceleri sık sık havlıyor.
Sabahın köründe beni uyandırıyor.
Yemek konusunda da çok nazlı.
Sadece pahalı, markalı mamaları yiyor.
Daha ucuz bir şey koysam, burnunu çeviriyor.
Üstüne üstlük, eve geldiğimde sevinmiyor.
Kapıdan girdiğimde bana bakmıyor bile.
Üzgün olduğumda da hiç şefkat göstermiyor.
Sarılmak istesem, uzaklaşıyor.
Isırmaz ama kolayca sinirleniyor.
Sebepsiz yere homurdanıyor.
Komşumuz Aylin bir gün sordu, “Bu köpek bu kadar huysuz mu?”
Dedim, “Huysuz değil, farklı.”
Aslında anlattığım köpek değil.
Nişanlımdan bahsediyorum.
Kırk yaşında bir adam.
Bencil, kibirli, duygusuz biri.
Ama ben onu hâlâ “köpeğim” diye tanıtıyorum, şaka gibi.
Arkadaşım Derya gülerek, “Yani asıl mesele o mu?” dedi.
“Evet,” dedim, “köpek değil, nişanlım.”
Derya, “Peki neden hâlâ berabersiniz?” diye sordu.
Cevap veremedim, sustum.
İçimden bir ses, “Çünkü alışkanlık,” dedi.
Ama alışkanlık, sevgi değil.
Bu ilan biraz da bir çığlık gibi.
İnsanlar bazen gülümseyerek acı anlatır.
Ben de öyle yaptım.
“Kim bencil, kibirli, duygusuz bir adam evlat edinmek isterse, gelsin alsın,” dedim şakayla.
Ama içten içe ciddiydim.
Çünkü yorgundum.
Sevgisiz bir ilişkide yorulmak, insanı tüketiyor.
Köpeğim gerçek köpeğim değil, hayatımın yorgunluğuydu.
Aylin, “Peki sen ne istiyorsun?” diye sordu.
“Huzur,” dedim.
“Peki bulacak mısın?”
“Bilmiyorum, ama arıyorum.”
Bazen insan gülerek ayrılığı anlatır.
Bazen bir şaka, gerçek bir karardır.
Ben ve “köpeğim” için yeni bir yuva arıyoruz.
Bu sefer, kendimiz için.